Coğrafyamız
Ayşe Hüre Baküden Hocalı düzeltmesi
Follow @dusuncemektebi2
Makaledeki çelişkilerin doğurduğu bu sorulardan yola çıkarak yazıdakı tahrif, hata ve çarpıtmaları teker teker belirlemeyi ve gerçekte olan biteni kaynakları ile berebaber saygıdeğer Türk kamuoyunun dikkatine sunmayı kendimize borç biliriz.
Azerbaycan Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyeleri Şamhal Abilov ve Anar İskenderov, Ayşe Hür'ün Hocalı Katliamı hakkında Radikal'de kaleme aldığı yazıya Düşünce Mektebi'ne gönderdikleri kapsamlı makale ile itiraz ettiler.
Ayşe Hür'ün makalesinde çok açık tarihi hataların olduğunu ve yazının özensiz bi şekilde kaleme alındığını savunan Abilov ve İskenderov, Ayşe Hür'ün Radikal'de yayımlanan söz konusu yazısında basılan Alparslan Türkeş ve Ebulfeyz Elçibey'in fotoğraflarının altındaki notu örnek olarak gösteriyorlar:
İşte o fotoğraf ve Azeri akademisyenlerin Ayşe Hür'ün makalesine itirazları:

ANKARA’DA SOVYET YILDIZI VEYA HOCALI KATLİAMI İLE İLGİLİ ASILSIZ İDDİALAR VE GERÇEKLER
22.02.2015 tarihinde Ayşe Hür tarafından Radikal gazetesinde kaleme alınmış “26 Şubat Günü Hocalı’da Neler Yaşandı?” başlıklı makalede kullanılan “Türkeş ve Elçibey elele” isimli görselin çekim yeri Ankara diye sunulmuş. Dikkatle baktığımızda resmin üzerinde Sovyet yıldızı bulunan ve Bakü’nün simgelerinden olan Hükümet Binası’nın önünde fotoğraflandığı hemen belli olacaktır. Aslında bu küçük detay makalede bir çok yerde karşımız çıkan tahrif, çarpıtma veya hatanın sadece en masumudur diyebiliriz. Şöyle ki makalenin geneline baktığımızda uluslararası kamuoyu da dahil her kes tarafından kabul gören gerçeklerin bile Ermeni tezlerini savunacak şekilde değiştirildiği, onları savunabilmek için adeta bin dereden su getirildiği görülecektir. Fakat dikkatli bir okur, herhangi bir araştırmaya gerek kalmadan makale içerisindeki var olan çelişkilerden yola çıkarak yazarın konulara yeteri kadar hakim olmadığı veya olaylara önyargılı ve tek taraflı baktığı sonucuna kolaylıkla ulaşabilir. Ve şübhesiz ki bir gazete sayfasında Hocalı Katliamı gibi Türk dünyası için hüzünlü bir günün yıldönümünde olayla ilgili çarpıtılmış tarihin yer alması bu konularda hassas olan her kesi üzmüş ve derinden yaralamıştır.
Söz konusu görselin kullanılması ile hehalde Radikal gazetesi okurlarına bakınız Türkiye’deki aşırı milleyetçiler neler yaptıysa onlarla elele tutuşan Azeri millliyetçiler de Hocalı katliamının müsebbibi olmalılar mesajı verilmektedir. Bu türden algı maniplasyonu veya algıda seçicilik örnekleri ile beraber gerçekten hiç adil olmayan suçlamalar da makale boyunca karşımıza çıkmaktadır. Görünen o ki kendini resmi tarihe karşı mücadeleye adamış sayın Hür bu sefer dozajı kaçırmış ve önyargılarına yenik düşmüştür. Aksi takdirde önceki yazılarında 1915 Ermeni olayları ile ilgili Ermeni iddialarına yakın tezleri savunurken olaylardan zamanın otoritesi Osmanlı Devleti’ni sorumlu tutan sayın Hür’ün Sumgayıt olaylarından çöküş devri Osmanlısından katbekat güçlü ve sert bir rejime sahip Sovyet devletini değil de Azerbaycan tarafını sorumlu tutmasındakı çelişki nasıl anlatılabilir? Veya Ermenistan’daki etnik temizleme sonucunda tarihi yurtlarından sürülen Azerbaycanlılar için “Azerbaycan’a doğru yola çıktılar” ifadesinin kullanılması çarpıtma değil de nedir? Bu sürgünün, bu dramın neredeyse vatan topraklarına romantik bir dönüş konsepti şeklinde sunulması objektif gazetecilikten ziyade ideolojik bir tutum değil midir? Önceki makalelerinde Avusturalya’daki Aborjinlerin ailelerinden koparılarak eğitime tabi tutulmasını bile soykırım kapsamında değerlendiren Ayşe Hanım’ın, sadece 22 sene önce yaşanmış, uluslararası kamuoyunda kabul görmüş bütün soykırım tanımlarına uyan ve bizzat yaşayan mağdurları, şahitleri tarafından anlatılmakata olan bu insanlık suçuna soykırım dememek için tarihsel olayların seyrini, neden-sonuç ilişkilerini çarpıtmayı yeğlemesi kendini inkar değil midir? 1915 Ermeni olayları ile ilgili ‘insan sayısının ne önemi var?’ diyen Yazarın yakın geçmişe ait Hocalı Katliamı’nda öldürülmüş insanların sayısı ile ilgili asılsız iddiaları dillendirerek olayın vehametine gölge düşürmeye çalışması tutarsızlık ve çifte standarttan başka hangi sözcüklerle açıklanabilir?
Makaledeki çelişkilerin doğurduğu bu sorulardan yola çıkarak yazıdakı tahrif, hata ve çarpıtmaları teker teker belirlemeyi ve gerçekte olan biteni kaynakları ile berebaber saygıdeğer Türk kamuoyunun dikkatine sunmayı kendimize borç biliriz.
Yazar Onlar Yabancı, Biz Yerli isimli ilk paragrafta tarihsel arkaplanı sunarken çok seçici davranmaktadır. Şöyle ki 1555 Amasya antlaşması ile Karabağ’ın Osmanlı Devleti’ne katıldığını, 1735 antlaşması ile İran’a birleştirildiğini ve 1805 Gence antlaşması ile Çarlık Rusyası’na ilhak edildiğini belirttikten sonra Yazar direk 1.Cihan Harbi’ne atlamıştır. Böylelikle Karabağ tarihi için çok önemli olan Azerbaycan Türkleri tarafından kurulmuş Karabağ Hanlığı (1747-1822) dönemini esgeçilmekle kalmamış Karabağ demografisi için hayati önem arz eden Türkmençay ve Edirne antlaşmaları da yok sayılmıştır.
Unutulmamalıdır ki yoksayma belki saklar ama yok etmez. 1735 İstanbul antlaşması ile İrana bırakılmış olan Karabağ’da 1747 senesinde Türk asıllı, Cavanşir aşiretine mensup Penahali Han tarafından kurulmuş ve 1822 senesine kadar varlığını sürdürmüş olan Karabağ Hanlığı’nda Osmanlı ve Safevi dönemlerinde olduğu gibi Ermeniler hiç bir zaman nüfusun çoğunluğunu sağlamamışlardır. Nitekim 1727 Osmanlı mali memurları tarafından tertip edilmiş Gence – Karabağ eyaleti müfessel defterinde Karabağ’ın etnik yapısıyla ilgili kısımda bölgedeki 1178 köyden sadece yirmi beşinin ismi (%2.2) Ermeni köyü olarak gösterilmiştir. Ayrıca defterde 18. yüzyılın başlarında Karabağ’da yaşayan Ermeniler dahil toplam gayrimüslim nüfusun genel nüfusa oranının %20’yi geçmediği de görülmektedir. [1]
Rusların 1810’da bölgede yaptıkları sayımda ise toplam 12000 ailenin yaşadığı Karabağ'da nüfüsun %79’na tekabül eden 9500 ailenin Azeri, 2500 (%21) ailenin ise Ermeni ve Ruslardan oluştuğu gösterilmiştir. Ayrıca yine Ruslar tarafında yapılan 1823 sayımında da Karabağ nüfüsünün %78’nin Azeri, %21.2’nin ise Ermeni ailelerden oluştuğu belirtilmiştir. [2] Daha sonraki yıllarda Rus imparatorluğu tarafından uygulanan iskan politikaları ile İran ve Osmanlı devletelerinden Ermeni aileler Karabağ, Nahçivan, İrevan ve Zengezur bölgelerine göç ettirilerek bölgenin etnik yapısının bilinçli bir şekilde Ermeniler lehine değiştirilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda 1911’de bölgeyi araştıran Şavrov, Güney Kafakasya’da yaşayan 1,3 milyon Ermeni’nın 1 milyondan fazlasının buraya Ruslar tarafından göç ettirildiğini ifade etmiştir. [3]
10 Şubat 1828 yılında Rusya ve İran arasında imzalanmış Türkmençay Antlaşması’nın 15. maddesi ile 14 Eylün 1829 tarihli Rusya ve Osmanlı devleti arasında imzalanmış Edirne Antlaşması’nın 13. maddesi direkt olarak Ermenilerin sistematik olarak bölgeye göç ettirilmesi ile ilgiliydi. Bu amaçla sadece 1828-1830 yılları arasında İran ve Osmanlı’dan 85 bin Ermeni bölgeye göç ettirilmiş ve onlara bölgede tutunabilmeleri için bir çok vergi muafiyeti de sağlanmıştır. [4]
Nitekim Ermeniler lehine bölgenin etnik yapısının değiştirilmesi sonuçsuz kalmamış ve kısa bir sürede sayım sonuçlarına yansımıştı. Şöylü ki 1832 Rus sayımının belirttiği üzere bölgedeki Ermenilerin oranı 1823 sayımına oranla artmış ve genel nüfusun %34'ne ulaşmıştı. [5]
Bütün bu planlı nüfüs değişiklikleri kuşkusuz Çar Petro’nun 1724 Kasımı’nda verdiği fermanda gösterildiği gibi Ermenilerin Ruslar tarafından işgal edilmiş Azerbayan topraklarına göç ettirilip Osmanlı ile Rusya arasında Hristiyan tampon bölge oluşturma politikasından kopuk değerlendirilemez. [6]
Yazar Maverâ-yı Kafkas Federasyonu isimli ikinci paragrafta 1921 yılında Türkiye sınırındaki Nahçivan’ın Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetine baglı özerk bölge olarak tanımlandığını, Dağlık Karabağ’ın ise Ermenistan Sovyet Cumhuriyetine bağlandığını vurgulamıştır. Yazarın bu fikri Ermenilerin ünlü ve o kadar da gerçeklerden uzak Karabağ’ı Azerbaycana Stalin vermiştir tezinin bir kaç kelime değişikliğini saymazsak aynısıdır. Fakat işin aslına bakarsak Kafkasya Bürosu’nun mevzubahis 5 temmuz 1921 tarihli kararında Stalin Büro’nun birkaç Ermeni üyesi ile birlikte Karabağ’ın Azerbaycan’a verilmesine değil, Azerbaycan sınırları içerisinde bırakılmasına karar vemiştir (Rusya Komunist (B) Partisi Merkez Komitesi Kafkasya Bürosu plenum toplantı protokolü). Burada ‘otdat’ yani vermek fiili değil tam tersine Türkçe’de tutmak, bırakmak anlamına gelen ‘ostavit’ kelimesi kullanılmıştır. [7]
Kafkasya Bürosunun bu kararı SSCB öncesi statükonun korunması anlamına gelmektedir. Ama yazar Sovyet cumhuriyetleri kurulmadan önceki döneme yani Güney Kafkasya’da bağımsız cumhuriyetler döneminde Karabağ’ın statüsü ile ilgili duruma da nedense değinmemiştir. 1918-1920 arası bu dönemde de bütün tarih boyunca olduğu gibi Karabağ Azerbaycan sınırları içinde bir bölge olarak bulunmuş ve bu gerçek 1920 Versay Barış Konferansı’nda tüm dünya devletleri tarafından da kabul edilmiştir. [8]
Ayrıca tarihi Türk toprağı olan günümüz Ermenistan’ının başkenti Erivanın Ermenistan’a bırakılması sebebi de yazar tarafından es geçilmiştir. Unutulmamalıdır ki, bu Azerbaycan-Ermenistan arasında ikili anlaşma ile mümkün olmuşdur. Şöyle ki Mayıs 1918’de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ile Ermenistan arasında imzalanmış anlaşmaya göre Azerbaycanın İrevan’ı Ermeistan’ın başkenti olarak tanıması karşılığında Ermenistan Karabağ’a ait tüm iddialarından vazgeçecekti. [9]
Kısacası, yazar Sovyetlerin kuruluş aşamasında Karabağ’ın Stalin tarafından Azerbaycan’a verilmesi ile ilgili Ermeni tezini hiç araştırma ihtiyacı hissetmeden köşesine tarihsel olgu olarak taşımıştır. Ama gerçekte ise aynı dönemde Azerbaycan Türklerine ait Zengezur – Dereleyez bölgesi nüfüsun mutlak çoğunluğunun Azerbaycan Türklerinden oluşmasına rağmen adaletsizce Ermenistan’a verilmiştir.
Moskova’nın Kötü Sınavı paragrafında yazar konunun, yani Karabağ meselesinin yıllarca uykuda kaldığını ve ancak Stalin’in ölümünden sonra gündeme geldiğini, Kruşçev döneminde Ermenilerin Karabağla ilgili dilekçelerinin cevapsız kaldığını, sonraki yıllarda ise Moskova’nın olaylara sadece seyirci kaldığını belirtmiştir. Ama tarihe baktığımızda yine tam tersi bir tabloyla karşılaşmaktayız. İkinci Dünya savaşı bittikten sonra Ermeniler Karabağ konusunu Sovyet yöneticileri karşısında gündeme getirmiş ve 1945 yılının Kasım’ında Moskova’ya dilekçe ile başvurmuşlar. Bununla da kalmamış 1946 yılı Ekim ayında Moskova’nın eliyle “Yurtdışında Yaşayan Ermenilerin Ermenistan’a Göç Ettirlimesi Hakkında” kararın alınmasını başarmışlardı. Bunun dışında Ermeniler 23 Aralık 1947 tarihli SSCB Bakanlar Kurulu toplantısından ‘Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’nden kolhozcu ve diğer Azerbaycanlı ahalinin Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti’nin Kür-Araz ovasına göç ettirilmesi' hakkında bir kararın çıkmasını da sağlamışlardır. Sonuç olarak 1948-1956 yıllarında 150 binden fazla Azerbaycan Türkünün Moskova’nın eliyle tarihi topraklarından göç ettirilmesi neticesinde bir kez daha Ermenistan’ın etnik yapısı Ermeniler lehine değiştirilmiştir. [10]
Bütün bunlar Moskova’nın Stalin döneminde de Ermeni iddialarına ilgisiz kalmadığını tam tersi onları destekleyici adımların atıldığını ortaya koymaktadır.
Sumgayıt Katliamı ile ilgili paragrafta ise yazar tarihi gerçekleri çarpıtarak Sumgayıt olayları nedeniyle 300 bin Ermeninin Azerbaycan’dan Rusya ve Ermenistan’a, 250 bin Azerinin ise Ermenistan’dan Azerbaycana yola çıktığını vurgulamıştır. Yazarın burada Sumgayıt’daki Ermenilere ait evlerin talan edilmesini vurgularken tarihi yurtlarından kovulmuş azerbaycanlılar için ‘yola çıktılar’ ifadesini kulanması ise yine soru işaretleri doğurmaktadır. Gerçekte ise Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin tarihi topraklarından göçe maruz bırakılmaları Sumgayıt olaylarından önce 1988 yılının Ocak-Şubat aylarında başlamıştır. Hatta Sumgayıt olaylarında Azeri ve Ermeni qrupları arasında yaşanmış gerginliklerin ana sebebi Ermenistan ve Karabağ’da Ermenilerin başlattığı etnik temizleme olmuştur. Şehirde Ermenistan’dan kovulmuş kaçkınların yani mültecilerin bulunması [11] ve Dağlık Karabağ’da Ermeniler tarafından Ermenistan’a birleşme mitinglerinin başlatılması şehirde gerginliğin artmasına neden olmuştu. Olaylardakı ölümlere gelince ise bir Ermeni olan Edvard Grigoryanın olaylar sırasında Ermeni asıllı 5 kişiyi öldürmesi gibi bir çok itiraf, olayların aslında Sovyet istihbarat kurumları tarafından kışkırtıldığını açıkça göstermektedir. [12]
Bahsedilen dönemde Azerbaycan SSCB’nin bir parçası olduğundan olaylarda sorumluluğu Sovyetler Birliği’ne değil de Azerbaycan tarafına yüklenmesi yine taraflı bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir. Aynı zamanda olaylara karışmış 80 civarında şüphelinin sovyet mahkemeleri tarafından yargılanıp suçlu bulunduğunu ve bir kişinin idam cezana çarpıtıldığını da vurgulamak aydınlatıcı olacaktır. [13]
1990 Bakü Katliamı isimli paragrafta Sovyet ordusunun 17 bin kişi ile Bakü’ye yaptığı askeri müdahelenin nedeninin 13 Ocak’ta 6 Azeri ve 60 Ermeni vatandaşın öldürülmesi ile sonuçlanan olaylar ve gerçek amacının da Mutallibov’u başa geçirmek olduğunu belirten yazar bir kez daha gerçeklerden çok uzak iddialar ileri sürmüştür. Sovyetler Birliği ve söz konusu dönem hakkında az çok birşeyler bilen herkes Moskova’nın istediyi takdirde askeri müdaheleye ihtiyaç duyulmaksızın Ayaz Mutallibov’u Bakü’de başa geçirebilecek iktidarda olduğunu bilir. Moskova’nın Sovyet ordusuna Bakü’ye askeri operasyon emrini vermesinin esas nedeni Ermenistan SSCB’nin 1 Aralık 1989 tarihinde Sovyet Anayasası’nı hiçe sayarak vermiş olduğu Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’a birleştirme kararına ve Moskova’nın bunu görmezden gelmesine tepki olarak Azerbaycan’da başlayan ülke çapında protesto gösterilerini sonlandırmaktı. Nitekim Washington Post’ta yayımlanan haberde dönemin Sovyetler Birliği Savunma Bakanı Dmitri Yazov, Kreml’in Bakü olaylarında ana amacının ulusalcı halk cephesi oluşumlarının dağıtılması olduğunu itiraf etmiştir. [14]
Durum böyle olduğu ve bir devletin kendi vatandaşlarına karşı katliam gerçekleştirdiği takdirde yazarın yüzlerle Azerbaycanlının can verdiği Bakü Katliamı’nı bile Ermeni tezlerinde vurgulanan asılsız iddialarla ilintilendirmesi hiç de objektif olmadığını bir daha ortaya koymuştur.
Yazının kaleme alınmsının ana konusu olan Hocalı Katliamı ile ilgili kısımda yazar absürd sayılabilecek iddialara başvurarak hatta katliamın müsebbibleri arasında Azerbaycanlıların da olabileceğini söyleme gafletine düşmüştür. Yazar bu paragrafta 24 Şubat 1992 tarihinde Ermeni milislerin Sovyetlerin bölgede jandarmalık ve arabuluculuk faaliyetlerinden vazgeçtikten sonra geride kalan 366 motorize piyade alayının yardımı ile Hocalı’yı kuşattığını belirterek bu cümlede bile kendisiyle çelişkiye düşmektedir. Şayet bölgede jandarmalık ve arabuluculuktan vazgeçilmiş olsaydı ermeniler Rusya’ya bağlı 366 motorize piyade alayının kendi çıkarları doğrultusunda Hocalı’nın işgali için nasıl kullana bilirlerdi? Bunun dışında yine aynı paragrafta belirtilen Halep’ten İrevan’a taşınan Suriye’nin Bekaa vadisinde eğitilen Ermeni milislerinin Aeroflot uçakları kullanması Moskova’nın bölgede hala ermeniler lehine faaliyetlerde bulunduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim dönemin Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ayaz Mutallibov söz konusu dönemde Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Yeltsin ile yaptığı telefon konuşmasında B. Yeltsin tarafından Azerbaycanın SSCB’ye halef olması planlanan Bağımsız Devletler Birliği’ne üye olması karşılığında kendisine Karbağ’ın merkezi Hankendi’nde bulunan 366 alayın tehris edilmesi sözü verildiğini belirtmiştir. [15]
Bu Rusya’nın bölgede hala jadarmalık yapmaktan vazgeçmediğini bir daha ispat etmektedir.
Yazar Hocalı işgali esnasında Ermenilerin yerel halka şehrin doğusundan çıkma izni verdiğini fakat Elçibey’in kontrolündeki milislerin Azerilerin şehri terk etmesini istemediklerini belirtmiştir. Bu iddia ile ilgili amerikan gazeteci Thomas Goltz yazılarında Hocalı’nın aslında iki ay önceden kuşatıldığını, şehirde hiç bir şeyin çalışmadığını elektrik ve suyun dahi olmadığını ve şehirden tek çıkış yolunun bütün riskleri ile helikopter olduğunu söylemekte. [16] Eğer gerçekten koridor açıldıysa Ermenilerin 1000 den fazla esir almasını, ve yabancı kaynaklarda da belirtildiği gibi cesetler üzerinde bile insanlık dışı uygulamalar yapıldığını nasıl açıklayacağız? [17]
Yine başka bir yabancı araştırmacı Thomas De Wall Hocalı katliamı ile ilgili Hocalı’nın sadece 160 civarında hafif silahlı grup tarafından savunuluduğunu ve şehirden çıkmaya çalışan insanların Nahçivanik köyü civarında çocuk kadın demeden vurulduğunu yazmıştır. [18]
Azeri ve Ermeni iddiaları isimli kısımda ise yazar Human Rights Watch’a dayanarak koridordan çıkış zamanı Azeri miliserin sivil halka karıştığını ve bu esnada çıkan çatışmalarda sivillerin arada kalarak öldürüldüğü iddiasına yer vermektedir. Fakat yazarın da özet kaynakçada atıf yaptığı Human Rights Watch raporuna baktığımızda katliamın ermeni ve 366. motorize piyade alayı tarafından yapıldığı açıkça belirtilmiştir. [19]
Bu katliamın sorumlusunun Azerbaycanlılar olduğunu iddia etmek gerçekten de hiç bir vicdana ve etik anlayışa sığmayacak bir çarpıtmaya ve yüzeyselliğe sahiptir. Zaten Ermenistan cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın mehşur mulakatı, Babayan [20] ve yazarın da makalede atıf yaptığı Melkonyan’ın ifadeleri, ayrıca katliamın Sumgayıt olayları gününe denk getirilmesi onun planlı ve maksatlı bir insanlık suçu olduğunu ortaya koymaktadır.
Uluslararası kuruluşların tavrını değerlendirirken yazar yaşanmış korkunç olayları SSCB yöneticilerinin en iyi halde basiretsizliği, en kötü ihtimalle ise kasıtlı kışkırtıcılıkları ve yahut iki tarafın radikal milliyetciliği ile ilişkilendirdiği halde aynı tutumu 1988 Sumgayıt olaylarını ve 1990 Bakü katliamını değerlendirirken takınmadığını ve her iki cumhuriyetin SSCB üyesi olduğu halde suçu Azeri tarafına yüklemeye çalıştığını görmekteyiz. Bu dönemde artık SSCB’nin de devlet olarak mevcut olmadığını ve Ermenistanın ise artık bağımsız bir devlet olarak var olduğunu göz önüne aldığımızda sorumululuğun da doğal olarak Ermenistana ait olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Ayrıca Hocalı öncesi ermenilerin civar bölgelerde yaptıklarından haberdar olan şehir halkının kendinin savunmaya çalışmasını radikal milliyetçilikle açıklamaya çalışmak ne bilimsellik ne de gazetecilik etiği açısından kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.
Hocalı katliamı ile ilgili paragraflarda Rusların bölgede jandarmacılıktan vazgeçtiğini vurgulayan yazar Minsk grubunun kurulmasını değerlendirirken Rusların 8 Mayıs 1992 Şuşa’nın ve 17 mayıs Laçın’ın işgali zamanı perde arkası yardımından bahs ederek kendisi ile bir kes daha çelişmektedir. Aynı zamanda Azerbaycan’a ait rayonların, yani illerin işgal tarihi ve dönemin cumhurbaşkanının isminin bile yanlış gösterilmesi ve Suret Huseynov’un muhalafet lideri olarak nitelendirilmesi yazarın aslında Karabağ tarihi konusunda ne kadar eksik kaldığını ortaya çıkarmaktadır. Hocalı ile ilgili gerçekleri tahrif etmek için kurulmuş olan bir ermeni sitesinin güvenilir bir kaynak gibi okurlara sunan yazar resmi kaynaklar tarafından açıklanan, çeşitli görsellerle desteklenen, uluslararası kuruluşların da kabul ettiği, New York Times ve The Washington Post gibi gazetelerin de yansıtmış olduğu gerçekleri şüphe altına alması onun açık şeklilde yanlı bir tutum sergilediğini ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak bütün bunları bir daha gözden geçirdiğimizde, söz konusu makalenin gerçeklerden uzak, bir çok asılsız iddia, yanlış anlama ve algıda seçicilik örneği barındıran; adeta tarihi gerçekler nasıl çarpıtılır sorusuna cevap niteliği taşıyan bir yazı olduğu kanaatine varmak hiçte zor değildir. Hocalı katliamı gibi uluslararası kamu oyunun dahi kabul ettiği bir insanlık suçunu şüphe altına almaya çalışmak bunu yaparken de bir çok tezat ve tahrife göz yummak hür vicdanlar tarafından kabul edilemez bir durumdur. Herhalde bazı kesimlerde patolojik soruna dönüşen resmi tarih ne yazarsa gerçek bunun tersidir algısı sayın Hür'ü de etki altında bırakmış olacak ki , yazar Hocalı ile ilgili bariz gerçekleri de görememekle kalmamış, her kes tarafından kabul edilen tezlerin tersini savunmaya kalkışmıştır. Bunu yaparken de aslında olayın vehametine gölge düşürerek yaşanmış acıları basitleştirmiş ve gösterilmesi gereken hassasiyeti esirgemiştir. Oysaki bu durumda hepimizin üzerine düşen insanlık görevi yapılmış bu soykırımı unutmamak, onu en sert şekilde lanetlemek ve dünyanın neresinde olursa olsun bu türden vahşetin bir daha tekrarlanmamasına karşın daim teyakkuzda bulunmaktır.
Kaynakça:
[1] Məmmədov, Hüsaməddin, Gəncə-Qarabağ əyalətinin müfassəl dəftəri (Bakı, Şuşa nəşriyyatı, 2000), ss. 3-22.
[2] Кавказский календарь Российской империи 1897, Л-13-Елизаветская губерния (С-Петербург, 1904), c. 3.
[3] Шавров, Н.Н., Новая угроза Русскому делу Закавказе: Престояшая распродажа Мугани инородцам (Баку, 1990), cc. 59-64.
[4] a.g.e. Шавров, Н.Н., cc. 59-64.
[5] a.g.e. Кавказский календарь Российской империи 1897, c. 3.
[6] “Rus çarı I Pyotrun erməni xalqına fərmanı. 10 noyabr 1724-cü il”, T.K.Heydərov, T.R.Bağırov, K.K.Şükürov, red., Qafqazda “erməni məsələsi”. Rusiya arxiv sənədləri və nəşrləri üzrə, (Üç cilddə), C. I (Bakı, “Elm” nəşriyyatı, 2010), ss. 51-54.
[7] Russian State Archive of Socio-Political History (Moscow), f. 64, op. 2, d. 1, pp. 118, 121-122. Retrieved from Baguirov, Adil, “Nagorno-Karabakh: Basis and Reality of Soviet-era Legal and Economic Claims used to Justify the Armenia-Azerbaijan War”, Caucasian Review of International Affairs, Vol. 2 (1), Winter 2008, p. 5.
[8] Krüger, Heiko, The Nagorno-Karabakh Conflict: A Legal Analysis (Springer; 10 August 2010), p. 13.
[9] Cornell, Svante E, The Nagorno-Karabakh Conflict (Uppsala University, Department of The East European Studies, Report No. 46, 1999), p. 5.
[10] Dədəyev, Bilal, və d. Qarabağ 99 sualda (CBS, 2014), ss. 101-102.
[11] De Wall, Thomas, Black Garden: Armenia and Azerbaijan Through Peace and War (New York University Press, 2003), p. 31.
[12] З., Буниятов, Почему Сумгаит // История Азербайджана по документам и публикациям (Баку, 1990), сc. 355–363.
[13] a.g.e. Dədəyev, Bilal, s. 123.
[14] Dobbs, Michael, “Soviets Say Troops Used To Avert Coup in Baku; Nationalists Said to Plan Seizure of Power”, The Washington Post, 27 January 1990, p. 13.
[15] “Ayaz Mütəllibovdan şok açıqlamalar”, Moderator.az, 2 fevral 2014; (http://moderator.az/?xeber=42080).
[16] Goltz, Thomas, Azerbaijan Diary: A Rogue Reporter’s Adventures in an Oil-Rich, War-Torn, Post-Soviet Republic (USA, M.E. Sharpe, 1998), p. 119.
[17] “Khojaly Genocide – 20th Anniversary”, Mission of Azerbaijan to the United Nations, Press Release, 26 February 2012, p. 2.
[18] De Wall, Thomas, The Caucasus: An Introduction (Oxford University Press, 2010), p. 119.
[19] Human Rights Watch, Azerbaijan: Seven years of conflict in Nagorno-Karabakh (USA, Human Rights Watch, December 1994), p. 6.
[20] a.g.e. De Wall, Thomas (2003), pp. 171-172.
Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM

Henüz yorum yapılmamış.